Son burjuvanın şerefine

17 Eylül 1961 öğleden sonra saat 13:20.


Bir dakika sonra Başbakan Menderes idam edilecek. Milyonları arkasından sürükleyen başbakan aylarca mahkemelerde linç edildikten sonra büyük bir sessizlik içinde darağacına doğru yürüyor. O ana kadar ki sessizliği bozmaya tek bir kişi cesaret edebilmişti. Gazeteler onun adından son kez Menderes’in idamından 12 gün önce çıkan bir ilanda bahsettiler: “Ferit Eczacıbaşı ve Saffet Eczacıbaşı’nın sevgili evlatları, Gülçin Eczacıbaşı’nın kıymetli eşi, Deniz ve Pınar’ın babaları, Nejat, Kemal, Haluk ve Şakir Eczacıbaşı’nın sevgili kardeşleri, Vedat Eczacıbaşı tedavi edilmekte olduğu Amerikan Hastanesinde 3-4 eylül gecesi Hakkın rahmetine kavuşmuştur.”


Basit gibi görünen bu hastalıktan ölüm ilanı aslında bu ülkede rejimin gadrine sadece Kürtlerin, sadece dindarların, sadece gayrı Müslimlerin, Alevilerin, yoksulların değil, İstanbullu, zengin laik bir Beyaz Türk ailesinin de uğrayabileceğinin açık kanıtı.


Cumhuriyet’in gözde ailelerinden biriydi. Eczacıbaşılar. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle işlerini büyüttüler. İzmirli bir eczacı olan baba Ferit Eczacıbaşı Celal Bayar’ın yakın arkadaşıydı. Almanya’da kimya okuyan büyük oğul Nejat ve yanına kendisinden iki yaş küçük kardeşi Vedat Eczacıbaşı’yı da alıp İstanbul Levent’te Türkiye’nin ilk ilaç fabrikasını kurdu.


Vedat Eczacıbaşı aslında ticaretle değil daha çok sanatla ilgiliydi. Ama şartlar onu ailenin Kartal’daki Seramik Fabrikası’nda yönetici yapmıştı.


1958 yılında fabrikanın yeni bölümlerinin açılışını Bayar ve Menderes yapmıştı. Ailenin rejimle de bir sorunu yoktu. Seramik fabrikasında üretilen Atatürk büstleri okullara dağıtılıyordu. O açılış sırasında fırından yeni çıktığından habersiz o büstlerden birine dokunan Menderes’in eli yanmış, birkaç yıl sonra ‘Atatürk’ün cumhuriyetine el uzatmak’ suçundan idam edileceğinden habersiz “Rahmetli hayattayken de kendine dokunanı yakardı” diye espri yapmıştı.


Fabrikanın, sanayicinin olmadığı ülkede Eczacıbaşıların DP’ye bu yakınlığı bile 27 Mayıs darbesinden sonra havanın aleyhlerine dönmesine neden olmadı. Hatta Cemal Gürsel’in kafasındaki, demokrasi umurunda olmayan her Türk’ün rüyası olmuş teknokratlar hükümetinin sanayi bakanı Nejat Eczacıbaşı’ydı. Ama bir yıl sonra küçük kardeşini bu darbeye kurban verecek Nejat Bey, “Kabul etmezsen seni askere alır, muvazzaf olarak çalıştırırım” diyen Orgeneral Cemal Gürsel’i kibarca geri çevirmişti.


Ve o gece.
Tarih 24 Mart 1961.


Seramik fabrikasının ürünlerinin sergilendiği davet çok başarılı geçmiştir. Vedat bir grup arkadaşıyla kutlamaya Beyoğlu’nda sosyetenin uğrak yeri olan bir meyhanede devam eder.


Gecenin bir saatinde ayağa kalkar, kadehini havaya kaldırır ve oradaki herkesin buz kesmesine neden olan o sözü söyler: Benim için hâlâ başbakan olan Adnan Menderes’in şerefine.


Meyhanedeki CHP’lilerin sözlü sataşmalarıyla başlayan gerilim karakolda biten bir kavgaya döner. Vedat Eczacıbaşı ve beş arkadaşı gözaltına alınır. Suçları ağırdır. O dönemin gazetelerinde çıkan küçük haberlerde “Beyoğlu’nun sosyetik meyhanesinde düşük başbakanın şerefine kadeh kaldırmak” diye tarif edilen suç öylesine ağırdır ki onu bir yıl önce darbenin liderinin bakanlık teklif ettiği ağabeyi bile kurtaramaz.


Aylarca Balmumcu’daki askerî cezaevinde yatar. Biri 1,5 yaşında diğeri o içerideyken dünyaya gelen iki çocuğu olan 41 yaşındaki genç adamın psikolojisi altüst olmuştur. Başına gelenleri kendisine yediremez: Bileklerini keser ve sonra da aileden iyi bildiği bir kimyasal maddeyle kendini yakmaya çalışır. Amerikan Hastanesi’ne kaldırılır, bir süre tedavi görür ama kurtarılamaz.


Kudretli ailenin gücü babasının son isteği olan cenazenin İzmir’e getirilmesine bile yetmez. “Protesto gösterileri olur” gerekçesiyle cenaze İstanbul’da kaldırılır ve Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilir.


Ülkenin en zengin ailelerinden birinin oğullarını kurban verdikleri rejim karşısındaki çaresizliğini


12 yıl sonra ağabey Nejat Eczacıbaşı günlüğünde şöyle anlatır:


Bugün gene bir buhran geçirdim. Kardeşciğimi kaybedeli 12 seneyi geçtiği halde bir türlü avunamıyorum, onu unutamıyorum. ‘Kardeşimi kurtarabilir miydik acaba’ sorusu fikrimi kemiriyor. Huzurumu yitiriyorum.


Ezcacıbaşılar o günden sonra mı siyasetin tehlikeli sularından kendilerini kültür sanatın sakin limanlarına atmıştır bilinmez. Ama Kültür Bakanlığı’ndan daha çok Türkiye kültür hayatına hizmet etmiş bu aileyi kelimenin tam anlamıyla ilerici bir burjuva ailesi yapmaktan alıkoyan siyasi cüretin o gün terk edildiğine kuşku yok. Eczacıbaşıların hikâyesinde bile silikleşmiş Vedat Eczacıbaşı’nın trajik sonu zaten hiçbir zaman pek cesur olamamış Türkiye burjuvazisinin önünde ibret-i âlem için duruyor. Fotoğrafta elindeki kadehini kaldırmaya hazırlanırmış gibi görünen Vedat Eczacıbaşı, bu ülkede kırmızı çizgileri aşanın soyadının Sabancı, Eczacıbaşı ya da Boyner olmasına bakılmayacağını söylüyor bize.


Ve ekliyor: O yüzden uğruna kadehlerin kaldırılabileceği şerefler için geç kalmadan ayağa kalkın, hadi!


yildirayogur@gmail.com