İzmir’de ‘ilk kurşun’u kim attı

Genellikle ‘sıcak’ gündemi takip etmeye çalıştığımı biliyorsunuz. Ama bu haftanın popüler konusu olan CHP meselesine ilerde de değinebileceğimi düşünerek, kronolojiyi takip etmeye karar verdim. Dün, 15 Mayıs 1919’da Yunan askerlerinin İzmir’e çıkışının 91. yıldönümüydü. Ben de yıllardır tartışılan “Milli Mücadele’yi başlatan ilk kurşunu kimin attığı” meselesine bakmak ilginç olabilir diye düşündüm. Amacım, Yunan düşmanlığını körüklemek değil elbette. Sadece, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, büyük bir ekonomik krizle boğuşan Yunanistan’a yaptığı dostluk ziyaretinin tam da bu güne gelmesi, aynen anayasa referandumunun 12 Eylül’de yapılacak olması gibi pek anlamlı göründü. İlerde iki ülke arasındaki güncel sorunların tarihçesine de değinmek istiyorum. Şimdilik Başbakan Erdoğan’ın gezisinin 91 yıllık düşmanlık parantezini bir daha açılmamak üzere kapamasını dilemekle yetineceğim.

 


Mondros’un hediyesi


30 Ekim 1918 günü Limni Adası’nın Mondros Limanı’na demir atmış Agamemnon Zırhlısı’nda imzalanan Mondros Mütarekesi’nin İtilaf Güçleri’ne, gerekli gördükleri her yere asker çıkarma hakkı veren 7. maddesi uyarınca, 6 Kasım 1918 günü, bir İngiliz savaş gemisinin İzmir Limanı’na geleceği haberi duyulduğunda özellikle şehrin “gâvur” mahallelerinde büyük bir heyecan doğmuştu. İrili ufaklı kiliseler çanlarını, fabrikalar, vapurlar sirenlerini çalıyordu. Saat 15.00 sıralarında orta boy bir İngiliz savaş gemisi limana girdi ve Kramer Palas’la Pasaport arasında demirledi.


Karaya çıkan kumandan Dixon’a birkaç Ortodoks papaz eski bir Yunan geleneği uyarınca bir tepsi içinde tuz ve ekmek sundular. Dixon, Vali Vekili “Sakallı” Nurettin Paşa’ya ziyarette bulunmak üzere Hükümet Konağı’na giderken, başlarında Stefanopulos adlı bir Rum doktor olan bir grup, Rum Metropolitlik merkezi Aya Fotios Kilisesi’ne ve Anadolu Bankası’na Yunan bayrağı çektiler. Bir diğer grup ise Ege’de ve İzmir’de gözleri olduğu bilinen İtalyanlara gözdağı vermek için Garoni adlı bir İtalyan tarafından işletilen Pathe Sineması’na Yunan bayrağı asmaya kalkışmış, Garoni karşı çıkınca da sinemayı tahrip etmişlerdi. Ancak Rumlar sevinçte ölçüyü kaçırınca halkı kontrol altına almak için Adalar Valisi Papazafiropolus İzmir’e gönderilmişti.

 


İttihatçı yorgunu halk


Bunlar olurken, savaşlardan yorulan halktan ve İttihatçı-İtilafçı çatışması içindeki kanaat önderlerinden ciddi bir tepki gelmemişti. Örneğin Hukuk-u Beşer gazetesinin sahibi ve başyazarı Hasan Tahsin, köşesinde “memleketi kan, sefillik içinde bırakmış ve en sonunda önemli bir serveti yüklenerek adi hırsızlar gibi bilinmeyen bir yere giden” İttihatçıların halk arasında nüfuzlarını koruduklarını ve düşünceleri baskı altında tuttuklarını yazmıştı. İttihatçıları ülkeyi felakete sürükleyen ne idüğü belirsiz bir grup olarak niteleyen Müsavat’ın 17 Ocak 1919 tarihli nüshasında “Elimizi Kuran’a basarak soruyoruz: Allah için söyleyiniz. İttihat ve Terakki denen cellâtlar kitlesinin bu memleket halkına yaptığı zulmü, kâinat sahnesine gelip hangi Haccac yapabilmiştir? Hangi vahşi hayvanat sürüsünün bu kadar insan parçaladığı, kan içtiği görülmüştür? El aman zulmün çetin ve zağlı (cilalı) tırnaklarından el aman!” diye yazıyordu. 22 ocak tarihli Köylü gazetesinde ise “Büyük şehirlerde İttihat ve Terakki’nin ruhunu yaşatmak için el altından yapılan gayretler hiç de maziyi unutmaya değil, eski mevki hırsını tekrar elde etmeye matuftur” deniyordu. “El altından yürütülen gayretler”den kasıt, İTC yerine kurulan muvazaa partisi, Teceddüt Fırkası’nın faaliyetleriydi. Kısacası, İzmirli kanaat önderleri ve halkın büyük kesimi İttihatçılardan öylesine yaka silkmişti ki, İtilaf Kuvvetleri’nin işgalini bir kurtuluş gibi görüyordu.

 


Paris’te alınan kararlar


İzmir’de hava böyleyken, 12 Ocak 1919 tarihinde başlayan Paris Barış Konferansı’nda İzmir’e, Yunan askerlerinin çıkarılması kararı alındı. Bunda İngilizlerin kontrol etmeleri zor olan İtalyanlar yerine, kontrol edebilecekleri Yunan askerlerini tercih etmesinin rolü vardı. Bu haberin duyulması üzerine İttihatçıların Türk Ocağı aracılığıyla İzmir’de yaptıkları direniş toplantılarının İstanbul’da yarattığı etki, 26-30 nisanda bölgeye bir Nasihat Heyeti göndermekle sınırlı kaldı.


14 mayısta Amiral Calthorpe, İzmir Valisi’ne ve Kumandanı’na Yunan birlikleri karaya çıkmadan 36 saat önce İzmir istihkâmlarının İtilaf Güçleri’ne teslim edilmesini emreden bir nota gönderdi. Benzer nota, İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti’ne de verilmişti. İzmir Valisi ‘Kambur’ İzzet Bey, Islahat ve Köylü gazetelerinde halkın telaş etmemesi için haberler yayımlatmaya çalışırken, 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa, Foça, Urla istihkâmlarını Fransa’ya, Kösten Adası istihkâmlarını İngiltere’ye ve Yenikale istihkâmlarını da Yunan güçlerine teslim etmişti bile. O sırada iznini geçirmek için İzmir’de bulunan ve daha sonra Milli Mücadele’nin ilk cephesini oluşturacak olan Kazım (Özalp) Bey bile, eli silah tutanların Ödemiş’e çekilmesini önerdikten sonra Fransız tüccarı kimliğiyle trene binip İzmir’den uzaklaşmıştı. Yani hâlâ kimsenin düşmana ‘ilk kurşun’u atmaya niyeti yoktu.

 


Maşatlık toplantısı


Bunlar olurken, 12 mayısta Selanik yakınlarındaki Eleftheron Limanı’ndan nakliye gemilerine binen Yunanistan’ın en seçkin birliği 1. Piyade Tümeni’nin komutanı Albay Nikolaos Zafirios’un komutasındaki üç piyade alayı ve iki topçu taburundan oluşan bir tümen, İtalyan donanmasından korumak üzere yanlarına verilen üç İngiliz, dört Yunan torpidosu eşliğinde 14 mayıs günü öğle üzeri Midilli Adası’nın Yera Körfezi’ne demirledi.


Filonun kurmay heyeti, Leon Torpidosu’yla İzmir Limanı’na geldiğinde, şehrin önde gelenlerinden Mustafa Necati, Moralızâde Halit ve Ragıp Nurettin Beylerin kurduğu Redd-i İlhak Cemiyeti’nin halkı Yahudi Mezarlığı’ndaki (Maşatlık) toplantıya çağıran bildirisi de şehirde dağıtılıyordu. Ancak o gece meşalelerle Maşatlık’ta toplanan Türkler, umutsuzca ağlaşmış, bir karar alamadan dağılmışlardı. Ertesi gün, Türk ahali gergin biçimde evlerinde otururken, Ali Nadir Paşa askerleri çoktan silahsızlandırmıştı. Rumlar ise bando eşliğinde Kordon Boyu’nda toplanmışlar ve Yunan gemilerini beklemeye başlamışlardı.

 


Sarı Kışla’da tuz ve ekmek ayini


Saat 7.00 civarında ilk Efzun Alayları, Punto’da Avcılar Kulübü önlerinde karaya çıkarak Pasaport ve Punta karakollarını işgal ettiler. Karakollardaki askerî birliklerin mensuplarının Sarı Kışla’da toplanmasına kilise ve Rum fabrikalarının siren sesleri eşlik etti. Metropolit Hrisostomos ve yanındaki papazlar Ezfun Alayları’nı takdis ettikten sonra geleneksel tuz ve ekmek ayinini yaptılar. Bu sırada Yunan torpidolarından birinin hiçbir direnişin gelmediği Sarı Kışla’ya atış yapması, İşgal Güçleri’nin telaşını gösteriyordu. Ardından askerler ve halk Konak istikametine doğru yola çıktılar.

 


‘İlk kurşun’ atılıyor


Saat 11.00’e gelmişti. “Zito Venizelos!” (Yaşa Venizelos!) bağırışları arasında yürüyüş devam ediyordu ki, Konak Meydanı’nı Kemeraltı Caddesi’ne bağlayan köşe dönülürken, alayın önünde Yunan bayrağını taşıyan Teğmen Yannis açılan ateşle yere yuvarlandı. Ardından ortalık karıştı ve Yunan askerleri Kemeraltı girişini, otelleri ve kahveleri yaklaşık yarım saat yaylım ateşine tuttular. Ali Nadir Paşa, kışladan sarkıttığı beyaz perdeyle teslim olurken, subaylar ve memurlardan oluşan bir grup dipçik darbeleriyle Patris Vapuru’na bindirildi. O sırada yağmur başladığı için arbede durmuş ve Efzun Alayı limana çekilmişti.


En sonunda ‘ilk kurşun’ atılmıştı ama bu çok pahalıya mal olmuştu. ‘İlk kurşun’un bilânçosu konusunda değişik iddialar ortaya atıldı. Albay Zafirios’un Yunanistan Başbakanı Venizelos’a gönderdiği 25 mayıs tarihli mektuba bakılırsa, Yunanlılar ikisi asker dokuzu sivil 11 ölü, dokuzu asker, 34’ü sivil 43 yaralı vermişti. Türklerden ise beş asker ölmüş, sekizi subay, sekizi er, 41’i sivil toplam 57 kişi yaralanmıştı. Değişik milletlerden de 47 ölü vardı. Ocak ayından beri çalışan Paris Barış Konferansı’nın 15 mayıs olaylarının ayrıntılarını araştırmak için kurduğu komisyonun raporuna göre ise Yunanlılardan iki er ölmüş, altı er yaralanmıştı. Türklerin kaybı ise 300 veya 400 ölü ve yaralı idi.

 


İlk kurşunu kim attı


İlk kurşunu asıl adı Osman Nevres olan Hasan Tahsin’in attığı iddiası, 1972 yılında İzmir Gazeteciler Cemiyeti, bir ‘İlk Kurşun Hasan Tahsin Anıtı’ dikmek için kampanya açtığında kamuoyuna mal olmuştu. Cemiyetin yürüttüğü gürültülü kampanya sonucu, 1974’te Konak Meydanı’na, elindeki tabancayla Yunan askerlerinin geldiği
Punta’ya değil de, tam aksi yönündeki, “Reddi-ilhak!” bağırışlarının yükseldiği eski Maşatlık, günümüzün Bahri Baba Parkı varyantına nişan alan son derece trajikomik bir Hasan Tahsin heykeli dikilmişti. Heykelin açılışını da dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk yapmıştı. Peki, Cemiyet ‘ilk kurşun’u atanın Hasan Tahsin olduğundan nasıl emin olmuştu?  İşte burası biraz karışık.


Vali İzzet Bey İstanbul’a gönderdiği raporda, ‘ilk kurşun’u atanın bir Yunan askeri olduğunu, dolayısıyla katliamın müsebbibinin Müslümanlar olmadığını yazmıştı. İşgal sırasında Yunan Basın Kalemi’nde çalışan Mihail Rodas, 27 Mart-18 Eylül 1925 tarihinde Anadolu gazetesinde tefrika edilen hatıralarında şöyle demişti: “Hasan Tahsin’i heyecanlı halk arasında gördüğüm zaman kendisinden durumu sordum. Duraksamadan bana gerekirse ertesi gün Türk halkının savunması için ön safta bulunacağı yanıtını verdi. Gerçekten de genç Çerkez yazarın cesedi ertesi gün 15 mayısta öğleden sonra kışla önünde cansız olarak bulundu.” Görüldüğü gibi Rodas, Hasan Tahsin’i ‘ilk kurşun’u atarken gördüğünü söylememekte, ancak o gün orada öldüğünü belirtmekteydi.


Öte yandan, İzmir’in işgali sırasında olan olayları Umum Jandarma Komutanlığı’na sunan Mıntıka Müfettişi Yüzbaşı Ziya Bey’in raporunda ilk kurşunu atan kişinin adı belirtilmediği gibi, Hasan Tahsin’in evinde öldüğüne dair iddialar vardı. ‘İlk kurşun’u Hasan Tahsin’in attığı konusunda en iddialı araştırmacılardan olan Bilge Umar bile Genelkurmay’ın çıkardığı hiçbir yayında ‘ilk kurşun’u Hasan Tahsin’in attığına dair bir belge görmediğini belirtmişti.

 


‘Gâvur’ Mümin’in nafile çabaları


Ancak, İzmirli okurumuz, Fadıl Kocagöz’ün, yürüyüşünden dolayı ‘Lüp Lüp’ lakabıyla tanınan anne tarafından akrabası Lütfi Osmanzade Bey’den dinlediği hikâye ise şöyleydi: “Maşatlık’taki nümayiş dağıldıktan sonra, İttihatçıların Rumların arasına sızdırdığı ajanları
‘Gâvur’ Mümin ve Hasan Tahsin, gazete yazıhanesine gelip içmeye ve tartışmaya başlarlar. Hasan Tahsin’in tüberkülozuyla birlikte artan alkol düşkünlüğü, son dönemde akli melekeleri üzerinde olumsuz etki göstermektedir. Mümin Bey, Hasan Tahsin’e bir türlü söz geçirememektedir. Eğer tasarladığını yaparsa, büyük bir katliama sebebiyet vereceğini, tarihe bu lekeyle mi geçmek istediği sorusunu sorarak yanından ayrılır; çünkü halasının evindeki el bombalarını saklaması gerekmektedir. Eve geldiğinde halasına ‘intihar edecek’ demiştir. Nitekim Hasan Tahsin içmeye devam eder ve sabah, yanında bir el bombası ve iki dolu revolver (muhtemelen Luger) Punta’ya gider. Yıllar önce de uyguladığı klasik suikast yöntemiyle önce bombayı atar sonra mermileri boşaltır.” Sonrası malum... Hasan Tahsin’in suikastçı hezeyanları yüzünden yüzlerce insan ölür.

 


Nam-ı diğer: Osman Nevres


Bugün Hasan Tahsin olarak bildiğimiz kişinin gerçek adı Osman Nevres’ti. Selanik’te 1888 yılında doğan Osman Nevres, ilkokulu Mustafa Kemal’in de gittiği Şemsi Paşa İptidaisi’nde okumuş, ardından gittiği Feyziye Mektebi’nde İttihat ve Terakki’nin kudretli adamı Cavit Bey’in dikkatini çekmiş ve ailesi ticaret yapmak için İstanbul’a göçtüğü halde, Cavit Bey’in gözetimi altında Selanik’te yaşamaya devam etmişti. 1907’de İstanbul’a gelip bir süre Darülfünun’da eğitim gören Osman Nevres, 1908 veya 1909’da, İttihatçıların desteğiyle Paris’e gitmiş, bir süre Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde siyasal bilimler okumuştu. Burada Belçikalı Sosyalist Emile Vandervelde’nin konferanslarını izleyen Osman Nevres Trablusgarp Savaşı sırasında, Paris’in ünlü sinemalarından Olimpia’da izlediği bir filmde Türklerin zalim ve barbar olarak gösterilmesine kızıp, oturduğu sandalyeyi sahneye fırlattıktan sonra sahneye fırlayıp (veya tabancasına sarılıp perdeye ateş ederek) “Benim sizlerden ne farkım var? Sorbonne Üniversitesi’nde okuyorum ve sizin dilinizi konuşuyorum. Ben de Türküm. Türkler bu filmde gösterildikleri gibi vahşi ve zalim insanlar değiller, onlar da en az sizin kadar uygarlar” bağırışıyla ün kazanmıştı.

 


Romanya’ya gönderiliyor


Birinci Dünya Savaşı arifesinde, İTC’nin gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Romanya’yı Üçlü İtilaf’ın yanına çekmek için Romanya’ya gönderilen İngiliz Parlamenterleri Noel Buxton ve kardeşi Leland Buxton’u ‘etkisiz hale getirmek’ üzere Romanya’ya gönderilen Osman Nevres, Romanya’ya giderken ‘Hasan Tahsin’ adına sahte bir pasaport düzenlemiş ve meslek hanesine ‘gazeteci’ yazmıştı. Adını aldığı Hasan Tahsin, Bomba ve Silah adlı gazeteler çıkardığı için ‘Silahçı Tahsin’ olarak anılan ve Teşkilat-ı Mahsusa tarafından gizli bir görevle gönderildiği Bulgaristan’dan izinsiz olarak geri dönünce teşkilat tarafından boğularak öldürülen bir militandı.


2 Ekim 1914’te Buxton Kardeşlere suikast girişiminde bulunan Osman Nevres başarılı olamamış, Noel yara bile almadan kurtulurken, Leland hafif yaralanmıştı. Romanya mahkemeleri tarafından beş yıl kalebentliğe mahkûm edilen Osman Nevres, 1916’da, Osmanlı Orduları Bükreş’e girdiğinde, Kolordu Komutanı Hilmi Paşa tarafından hapishaneden kurtarılacaktı.

 


İttihatçılardan uzaklaşıyor


Bu dönemde ne olduysa olmuş, Osman Nevres’in İttihatçılardan sıtkı sıyrılmış ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katılmıştı. Bunun üzerine hamisi Cavit Bey tarafından bir süre İsviçre’ye gönderilen, 1917’de geri döndüğünde hissiyatının değişmediği görülen Osman Nevres, Talat Paşa tarafından İzmir’e bir nevi sürgüne gönderildi. İzmir’e gelişinden itibaren sürekli Hasan Tahsin adını kullanan kahramanımız, Frenk mahallesinde bir ev kiraladı, Aya Fotini Kilisesi karşısındaki Bakırcıyan Ferhanesi’nin 47-49 numaralı odasında ticarete başladı. Ancak, ticarette başarılı olamadı.


İzmir’de Hukuk-u Beşer adlı bir gazete çıkaran Hasan Tahsin, gazetede yayımladığı kadın hakları ve özgürlüğüyle ilgili bir yazısı nedeniyle şehrin mutaassıp Vali Vekili ‘Sakallı’ Nurettin Paşa’yla ters düştü. Daha sonra kısa süre çıkardığı Sulh ve Selamet gazetesinde, Mütareke sonrası türeyen yeni zenginlerle ilgili eleştiri yazılarıyla, yöneticilerle arası iyice açıldı. İddialara göre, Hasan Tahsin işte böylesi kötü bir ruh halindeyken, Maşatlık toplantısındaki ruhsuz havayı görünce, tek başına eyleme geçmeyi kafasına koymuş, ertesi gün elinde Yunan bayrağını taşıyan subaya ateş açmıştı. Bu maceraperest tavrının bedelini hem kendisi hem de yüzlerce kişi canıyla ödemişti.

 


Diğer adaylar


Buna karşılık, ‘ilk kurşun’u başkalarının attığına dair iddialar var. Örneğin o günlerin ünlü gazetesi Ahenk’in başyazarı Şevki Bey, İzmir’de ilk kurşunu Saatçi Aziz Efendi’nin attığına şahitlik ettiğini yazmıştır. O yıllarda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Ege Katib-i Mesul’ü olan
Celal (Bayar) Bey de, Şevki Bey’in şahadetine güvenerek, ilk kurşunu Aziz Efendi’nin attığını tekrarlar. Bazı kaynaklara göre, Giritli Sabri Bey adlı bir komiserin aldığı bir emri ulaştırmak için Yunanlı binbaşıya doğru seğirttiği anda, durumu yanlış anlayan Yunanlı askerler ilk ateşi açmış, olayları kahvede izleyen Germencikli İbrahim adlı bir delikanlı da Parabellum’u ile cevap vermiştir. İzmir’in işgal edildiği gün hapishanelerin boşaltılmasında görev alan İsmail Kalender adlı bir Radoviç muhacirine göre, ilk kurşunu hapishaneden çıkan Menderes köylerinden Arap Rasim adlı bir genç atmıştır.

 


İlk Kurşun Dörtyol’da mı atıldı


Ama daha da ilginci, Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı’nın (ATASE) 17 Şubat 1992 tarihli raporuna göre ‘ilk kurşun’, İzmir’de değil,
Mondros Mütarekesi’nden sonra galip devletlerin ilk işgal ettikleri yerlerden biri olan Hatay’ın Dörtyol İlçesi’nin Karakese Köyü’nden Mehmet Çavuş tarafından Fransız ve Ermenilere karşı atılmıştır. Bunun üzerine Dörtyol’da ‘İlk Kurşun Anıtı’ yapılmış ve her yıl resmî törenler düzenlenmeye başlamıştır. Peki, eğer ilk kurşun ATASE’nin dediği gibi Dörtyol’da atıldıysa, 28 Şubat 1997’de faaliyete geçen Genelkurmay Basın Merkezi’ne neden Hasan Tahsin’in adı verilmiştir?


Karışıklık bununla da bitmiyor. Atatürk Araştırma Merkezi Kurucu Başkanı Prof. Dr. Utkan Kocatürk’e göre ise ‘ilk kurşun’u
29 Mayıs 1919’da Ayvalık’ı işgal eden Yunan birliklerine karşı, 172. Alay Kumandanı Yarbay Ali (Çetinkaya) Bey atmıştı. Cumhuriyet döneminin ünlü İstiklal Mahkemeleri’nde hâkim olarak acımasız kararlara imza atacak olan Ali Çetinkaya’nın adı, Ayvalık’taki ‘TSK Ali Çetinkaya İlk Kurşun Rehabilitasyon Merkezi’ne verildiğine göre, ‘ilk kurşun’ konusunda Genelkurmay’ın kafası epey karışık!


Özet Kaynakça:
Necdet Öklem, “Şehit Hasan Tahsin ve İlk Kurşun”, Ege Ekonomisi, 23-24 Ocak 1973, Sayı:1360-1361; Ümit Sinan Topçuoğlu, Milli Mücadelede İlk Kurşun, Milliyetçi Yayınlar 1974; Nurdoğan Taçalan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken, Bilgi Yayınevi, 2007; Bilge Umar, İzmir’de Yunanlıların Son Günleri, Bilgi Yayınevi 1974; Turan Akkoyun, “İzmir’de Atılan İlk Kurşun Meselesine Dair Notlar”, Tarih ve Toplum Dergisi, Eylül 1992, Sayı:105, s.38-40; İşgalden Kurtuluşa İzmir, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Cumhuriyet Gazetesi imecesi, 2007; Engin Berber, Sancılı Yıllar, 1918-1922, Mütareke ve Yunan İşgali Döneminde İzmir Sancağı, Ayraç Yayınevi, 1997.


hurayse@hotmail.com