Sultan Süleyman’a kalmadı böyle...

Geçenlerde Memo antreye okul çantası, mont ve ayakkabılarını fırlatırken “Anne, bugün okulun yanındaki bankamatikten Sultan Süleyman para çekti” diye heyecanla seslendi.


“Koca padişah bankamatik köşelerine düştüyse n’icolur memleketin halı” deyip biraz güldük.


Memo’nun da ısrarlarıyla birkaç haftadır Muhteşem Yüzyıl dizisini seyrediyoruz. Çünkü Sultan Süleyman sanırım Memo’nun okuluna yakın bir yerde oturuyor ve ikide bir bankamatikten para çekip, karşısındaki pastaneden puaça alıyor, okulun öğrencileri de çığlık çığlığa Halit Ergenç’e “Sultan Sülümaan” diye bağırıyor, aralarında diziden bahsediyor, bizim oğlan da gündeme yabancı kalmak istemiyor. Düşünsenize, tarih derslerinde okudukları padişahı okulun yanında para çekerken görmek ne büyük bir ayrıcalık. Tabii biraz da kafa karıştırıcı olsa gerek.


Fakat bu hafta, seyrettiğimizin ertesi sabahı uyandığımda içimde tarif edemediğim pis bir his vardı. Kendimi aptal gibi hissediyordum.


Evet, bu diziyi seyretmek kendimi aptal gibi hissettirmişti. Hesapta tarih adı altında meselenin tamamen beyaz diziye bağlanıp Prenses Fortuna’nın o titrek sinir bozucu, Köle İzaura ağlaklığı ve patates eblehliğini seyretmek, Armen adlı kıza âşık olan, gerçek hayatta Bülent Ersoy’un “Getirin onu bana” dediği Malkoçoğlu’nun bitmek tükenmek bilmeyen ağaca tırmanıp kızı araklama çabaları, Hürrem Sultan’ın abartılı Miss Pigy canlandırması, şizoid bir ciddiyette işlenen, komiklik olsun diye mi yapmışlar, üzülelim diye mi belli olmayan, Gül Ağa ile Sümbül Ağa’nın yaptıramadığımız çürük ve gedik dişlerimizi anormal seslerle gülerken tüm siyahlığıyla ortaya çıkaran ruhsuz çekişmeleri. Ya da gerçekte Senyor Gritti’nin Beyoğlu’nda gezerken sıra sıra gördüğümüz şahane Venedik mimarisi binalarından hiç mi hiç bahsetmeyip de Malkoçoğlu’nun şamar oğlanlığını yapması, Kurtlar Vadisi’ndeki faşoluğun pusuya yatmış halini hissel olarak içlerimize sıvaştırıyor, koca padişahlığı birkaç aşk davasından ibaret ve muhakkak şanlı Türklüğe bağlayacak hale getiriyor Muhteşem Yüzyıl.


Neredeyse beş bölümdür seyrediyoruz, şimdiye kadar Kanuni’nin yaptığı tek bir kanuna rastlayamadık. Uçkuru nereye o oraya, av köşkünü garsoniyere çevirmiş Sülüman’ın peşinde sürükleniyor koca ülke.


Çoluk çocuk gece 11’lere dek oturuyor, mor gözlerle ertesi gün okula gidiyor, toplumsal kültürelcilik yapmak da istemem ancak bu yaz kumsalda şahit olduğum iki kız çocuğunun havluyu kaftan yapıp “Sülüman beni seçecek, haremin en güzeli benim, hayır benim, hayır benim” konulu oyunlarından kimbilir ne tortular birikiyor.


Tarihî gerçekliği bir tek oyuncumuzun Sultan Süleyman’ın baygın bakışlarında görebiliyoruz sanki. (Vahdettin de öyle baygın bakarmış; sanırım padişahlara özgü kibirli ve alternatifsizlik bakışı bu baygın bakış, zira Atatürk de Samsun’a çıkması talimatını almaya Vahdettin’in yanına gittiğinde düşük göz kapaklarından, odaya girdiğinde onu uyuyor sanmış.)


Ancak yine de dizimizi o kadar da kötülemeyelim, zira pembe dizi ve basmakalıp entrika ihtiyaçlarını tarih kisvesi altında yerine getiren küçük burjuva arkadaşlarımız bu diziyi seyrederken tarihî belgelere tanık oluyormuş gibi diziyi övüyor ve överken her insanın olduğu gibi saf, savunmasız ve çocuksu oluyor, onlara karşı merhamet duymamıza yarıyor. Yoksa topunun şeytan görsün yüzünü. (Şaka şaka çok iyi, çok yardımsever, çok etiketçi, çok marka düşkünü, sürekli daha çok paraya odaklı yaşayan arkadaşlarımızdır ve çocuklarıyla Memo görüştüğünde ertesi gün çocuklarının elindeki aşırı yeni cep telefonlarından ve son model sensorlu at taraklarından aldırmak istiyor. Yani çok faydalı insanlar. Dolayısıyla dizileri de en az kendileri kadar faydalı ve zofistike.)


Gelelim Sultan Süleyman rolündeki Halit Ergenç’e; şu aralar Türkiye’nin en ünlü oyuncularından. Fakat oynadığı rolün gazına gelmemiş, oyunculuğu meslek olarak yaşayan bir tiyatrocu. Rolü bittiğinde Sultan Süleyman cüppesini sette bırakıyor besbelli. Bunu mütevazı bir semtte karısı ve bebeği ile gezerken ya da paparazzi programlarındaki insan gibi davranışlarından anlayabiliyorsunuz.


Bilirsiniz, Cihan Ünal 4. Murat ya da Che Guevara’yı oynadı da yıllarca onlar gibi gezip ağzımızı kıracaktı ya. Neyse ama onun dengelerini de sanırım Türkan Şoray bozmuştu. Yoksa o da şehir tiyatrolarında kostümlerini bırakıp dolmuşla eve dönecekti de, Yeşilçam’ın Sultan’ıyla aşk yaşamanın bedelini egosuyla ödedi bir dönem.


Hepimizin bir rolü var hayat sahnesinde. Ehheh...


Eğer yaşamımızı erdemsel ahlakî değerler üzerine kurmadıysak, hayatı sadece görüntüde yaşıyoruzdur. O sahne yıkıldığında ya da oyun kaldırıldığında üzerimizdeki kostümlerle eskiyor, kendimizi de, rolümüzü de kaybetmiş oluyoruz.


Nerden geldik bu arabeks duruma?


Ha evet, oynadığımız rollerin gazına gelmekten geldik.


Zira hayat da bir sabun köpüğü dizi; afedersiniz osurdun mu dağılacak kadar kırılgan, pardon, gariban.


aycazen@yahoo.com