Korkunç bir sabah

Bütün çaresizlerin son sığınağı olan “ilahi adaletten” kuşkuya düştüğün, o adaletin tecelli ediş biçimine baş kaldırdığın, bu baş kaldırışa verilecek cezaya bütün kalbinle razı olacak ve o cezaya aldırmayacak kadar üzüldüğün zaman, her canlının var gücüyle tutunmaya çalıştığı hayat da anlamını yitiriyor.


Otuz iki yaşında genç bir kadının ölüm haberiyle uyandım ben dün sabah.


Ve, ben hiç tanımadığım genç bir kadının ölümüyle bu kadar acı çektiysem, o genç kadının ailesi nasıl bir acı yaşıyor diye düşündüm.


O keder karşısında hangi duygu, hangi istek, hangi ihtiras bir mana taşımaya devam edebilir ki?


Böyle zamanlarda, ünlü bir İngiliz yazarın, bir filmde izlediğim sözünü hatırlıyorum hep, “tanrı bizi bir heykel gibi çekiç darbeleriyle biçimlendiriyor”.


Bazen heykeli yaparken taşı kırıyor tanrı.


Heykel onun, taş onun ama her kırılan heykelde canı yanıyor insanın.


Kader diyebilirsiniz.


Bir dans yarışmasının yıldızı olacak kadar dansı seven birinin kronik astım hastası olması nasıl bir kader?


Nasıl insafsız bir kader bu?


Ölümün yanında durup da, o sonsuzluğa değerek baktığınızda, bütün kâinat, bütün insanlar, bütün hayat, hatta bizzat ölümün kendisi bile öylesine küçük toz zerrelerine dönüyor ki, bir “kudret” bize ne kadar önemsiz olduğumuzu hatırlatmak ihtiyacı mı duyuyor diye merak ediyorsunuz.


Kendimizi önemsesek, büyük ihtiraslara kapılsak, bazen hayatın tümünü bir ihtirasın penceresinden seyredecek kadar kendimizden geçsek de aslında hepimiz biliyoruz ne kadar küçük ve önemsiz olduğumuzu.


Evet, belki bazen unutuyoruz.


İnsanlık tarihi bu “korkunç” unutuşla dolu ama hiç unutmadan, hep bilerek, hep bir “toz zerresi” gibi hissederek nasıl yaşayacağız?


Unutmadan yaşadığımızda hep sonsuz bir karanlığın gölgesi olacak üzerimizde.


Unuttuğumuzda ise o gölgeden kurtuluyor ama bu kez de sahte bir ışığın peşine takılıyoruz.


İkisini birlikte taşımak zor.


Ve, yaşamak dediğiniz ikisi de birbirinden ağır yükü, bazen birini, bazen diğerini unutarak taşımak anlamına geliyor.


Sonra ölüm çıkıveriyor.


Unutuş bitiyor.


Gerçek görünüyor gözüne.


Buna bir itirazım yok ama bu “gerçek” böyle mi gösterilmeli?


Bu gerçeğin bize “gençlerin” acısıyla gösterilmesi mi insanın canını böyle yakan.


Korkunç bir sabah yaşadım.


Gerçeği bir daha gördüm.


Bir hiç olduğumuzu bir daha anladım.


Çaresizliğini, hiçliğini, başkalarının kaybıyla, başkalarının acılarıyla anlamak o çaresizliği ve hiçliği daha da arttırıyor.


Böyle acılarla karşılaşan her insan, “neden” diye soruyor.


Neden?


Bunun bir cevabı yok.


En azından bizim bildiğimiz bir cevabı yok.


Belki de insanı isyankâr kılan bu cevapsızlık, bir cevap arıyorsun, bir neden bulmak, seni yaratan kudrete, “bize niye böyle yapıyorsun” diye sormak istiyorsun.


Bir sessizlik bunun cevabı.


Hayatı anlamsız, yaşamayı değersiz, ölümü bile önemsiz gösteren kudretli bir sessizlik.


Bütün gün bu sessizliği duydum.


Bütün gün bu sessizliği yaşadım.


O sessizliğin içinde herşey silindi, bir gün önce önemli olan ne varsa öneminden soyundu, koca bir hayat, milyarlarca insan tek bir ölümle canlılığını kaybetti.

“Bir heykel gibi çekiç darbeleriyle biçimlendiriyor tanrı bizi.”


Bazen heykeli yaparken taşı kırıyor.


Heykel onun, taş onun.


Ama her kırılan taşın ardında, kudretli bir sonsuzluktan “neden” sorusuna cevap bekleyen kederli birileri kalıyor.


Korkunç bir sabah yaşadım.


Ben o kadar acı çektiysem, o genç kadının yakınları nasıl acı çekiyorlar diye düşündüm.


Eğer tanrı varsa, bunca acıyı o çektiriyor, bunca heykeli o yapıyor ve bunca taşı o kırıyorsa, o tanrıdan, genç kadının ailesine sabır ve teselli de vermesini diliyorum.


Hiç değilse bu kadarını borçlu kullarına.

ahmetaltan111@gmail.com